Sene 1995. Fotoğraftakiler babannem,kuzenim ve ben❤️️ Bakın o zaman da süslüyüm, yaşım olmuş altı, kendi kombinimi kendim yapıyorum. Yine biyerden toplamışım çiçekleri, beni birakta kalanlari da toplayayım gibi bir ifade var yüzümde:) Bu fotoğrafa her baktigimda anneme niye bana bakmadin sacima basima bak insan duzeltir süslerdi diye küsüyorum:) Ve tabii ki bu muhteşem anı da beni babannemle yalniz bırakmadığı icin sevgili Aliş’e içleniyorum:)

Bu aksam isten eve döndüğümde açlıktan ölmeme en fazla beş dakika kala bir baktim annem daha minnak bir cocukken bile cok sevdigim, rahmetli babannemin bize hatırası olan yöresel bir yemeğimizden pişirmiş ..

Yemegin o kadar açlığıma denk gelmesi mutluluğu beşle çarpmak gibi bir şey oldu. E tabii ben kaşık kaşık tabağa gömülürken laf açıldı; ikisi de rahmetli olan babanneme dedeme geldi..

Laf açıldı bir kere kapanir mi hemen, yemekten sonrada devam etti muhabbet. Annem bi yandan anlatiyor rahmetli bigun şöyle demişti bigun böyle yapmisti diye ben bi yandan..Dinledikçe hatırladıkça göğsüm sıkışıyor “keşke hayatta olsalardi ve tam burda yanımızda olsalardi” diye.. Hayattaki en nefessiz birakan hislerden biri tartışmasız ;

 “keşke şimdi burada olsa” hissi.

Biz o zamanlar yani ben çocukken şehir merkezindeydik onlar köydeydiler en uzun ayrılığımız bir hafta sürerdi. Annem okul tatil olmadan bizi köye götürmezdi ama babannem sen misin gelmeyen diye her hafta dedeme bir doktor randevusu ayarlatip soluğu bizde alirdi. Onlar gelince ev bayram yerine dönerdi tabii. En sevdigimiz abur cuburlar mi dersiniz abimle şımarmamız için serbest ortam mi dersiniz, onlar varken gerçek çocuk olurduk. Evde cam pencere de kırsak dedemle babannem varken annem kılımıza dokunamazdi. Gittiklerinde o yüzden çok ağlardık annem yine kurallarıyla canımıza okumaya başlayacak eskilerin hesabını soracak diye:) 

Okul tatillerin de şehir dışına çıkmayacaksak koştur koştur giderdik köye. On beş tatillerde kar olurdu bütün köy hic sevmezdim, kar olunca dut olmazdi çağla da papatya da.

Kışları köy evinden çıkamazdım kar yüzünden, oturup gürül gürül yanan sobada babannemin pisen böreklerini yemeklerini izlerdim. Sıkılınca kadının dikiş makinasının ayarını bozar, çevirmeli telefonla oynar, dedemin itinayla traş oluşunu izlerdim. Her seferinde makinayi benim bozduğumu anlar ama hic ses etmezlerdi. Gece olunca dedemle ikisinin yaninda nazlana nazlana uyurdum, yok acıktım yok süt içicem yok yeni kaymaktan yicem(o zaman da boğazıma düşkünmüşüm)..  Geceleri uyanirsam korkmayayim diye dedem gaz lambasını yakardı, babannem de meşhur Keloglan’la Peri Kizi masalini anlatırdı. Milyon kere anlatmasina rağmen her seferinde ayni merakla dinlerdim ve masaldaki Peri Kizi gibi iyi niyetli, marifetli ve güzel olmak isterdim. Belki o da öyle bir kiz olayım diye ayni masali anlatir dururdu kim bilir.

Mevsim yaz oldugunda ise değmeyin keyfimize. Dedemin bir küçük bir büyük iki bahçesi vardı. Sabah erkenden kalkar evin önündeki küçük bahçeyi sulardı. Yanında durup yeni yeni çiçek açan domatesleri salatalıkları sever onlari ne zaman yiyeceğimizi sorardim, tanımadığım bitkileri de bu ne bu ne diye sorar aklımca dedeme arkadaş olurdum. Her sene yeni sebzeler ekerdi ve gururla anlatırdı bu biberler bir büyüsün şöyle güzel olacak böyle lezzetli olacak, bu kabağın tohumunu taa şurdan aldım.. Küçük bahçeye ben seviyorum diye gül diktirmişti babannem, o zaman çiçeğin dalında güzel olduğunu anlayamadığımdan açanların buyumesine firsat vermeden toplardim hemen. Bir de maydonozların düşmanıydım yere çöküp dallarından kopartıp kopartıp yemeye bayılırdım, dedem kıs kıs gülerdi. Sulama sırası maydonoz soğana gelince dedem işi bana devrederdi onlari ben sulardım. Sanki dünyanın en önemli işini o an ben yapıyormuşum gibi bir gurur bir ehemmiyet sormayin gitsin.. İşim de terfi alınca bile öyle hissetmemiştim inanın. Küçük bahçe de dedemle geçen bir yarim saat lunaparkta gecen saatleri döverdi o zamanlar benim için. Büyük bahçeye yanımda büyük biri olmadan gitmem yasaktı. Orası da dedemin gözü gibi baktığı kayısı ağaçlarıyla doluydu, oraya gidince ağzım ceplerim ellerim dolu dolu kayısı olurdu hepsini yiyeceğimden değil ağaçtan meyve koparma hevesi işte.. Kaç defa ağaçtan düştüm kaç defa çıkıkcı dedeye gittik sayısını bile hatırlamıyorum. 

Babannemlerin evi köyün en başında olduğundan diğer köy evlerine çok uzaktı o yüzden oyun oynamaya falan pek arkadaşım olmazdı ama hic bir gün bile sıkıldığımı hatırlamam. Arada abimlerin peşine takılırdım ama o gün bugündür erkeklerin eğlence anlayışı bana uymuyor. Orada oldugum her günüm cok yoğun geçerdi zaten. Küçük bahçeyi sula, maydonoz kemir,civcivleri kovala,dut ağacına kurulu salıncakta sallan,papatya topla,yeni doğan danayı sev,ineklerin sağılmasını,komşunun sürüsünün otlamaktan dönüşünü izle.. Bu kadar asli bir gorevi ikinci bir çocukla paylaşamazdim zaten:)

Mutlu bir çocukluk bu hayatta insana verilmiş en kıymetli hediyelerden biri.. Onun icin babanneme ve dedeme çok şey borçluyum ama yazik ki ben borcumu ödeyemeyemeden gittiler..

İşte bir yemek beni o günlere götürdü, gezdirdi, oynattı burnumun direğini sızlattı.. Babannem vefat ettiğinde küçüktüm ama bir daha eskisi gibi çocuk olamayacağımdan emindim ki oyle de oldu. Ondan sonra bahçelerin büyüsü bozuldu, inekler satıldı, civcivler büyüdü tavuk oldu ve kesildi, salıncağım bir daha hic kurulmadi..Ve ondan sonra bir daha çocuk olmadım. Kimse bana masal anlatmadi..

Hayata her kırıldığımda keşke babannem yanımda olsaydi diyorum. Eğer şu an yanımda olsaydi ona ” peri kizinin yaptığı herseyi yaptim ama sonu masaldaki gibi güzel olmadi ” demek, dizin de ağlamak isterdim…

Bak şimdi ya gece gece…